Sigmund Freud: “İnsan, söylemediklerinin efendisidir, söylediklerinin ise kölesidir”

Neredeyse hepimiz, sinirli bir anda bir şey söyleyip kısa süre sonra pişmanlık duyduğumuz bir deneyim yaşamışızdır. Bir tartışma sırasında verilen fazla sert bir cevap, iyi düşünülmeden ağzımızdan kaçan bir yorum, başka bir zamana saklasak daha iyi olacağı bir görüş.
Freud’un şu sözü bu deneyimi tam olarak özetliyor: Ağızdan çıkan sözler geri dönmez, ama içimizde tuttuğumuz sözler kontrolümüz altında kalır.
Mesele her zaman susmak ya da düşünceleri bastırmak değildir. Asıl amaç, konuşmadan önce sessizliği bir düşünme alanı olarak kullanmaktır.
Neden sözlerin bazen hafife alınan sonuçları vardır?
Psikanalizde dil merkezi bir öneme sahiptir. Söylenenler, bir şeyleri ortaya çıkarabilir, inşa edebilir ve aynı zamanda zarar da verebilir. Bu bağlamın dışında da, aynı mantık günlük herhangi bir sohbette geçerlidir. Yanlış zamanda söylenen bir yorum, bir sohbeti sonlandırabilir, bir ilişkiyi bozabilir ya da düzeltmesi çok zor olan bir imaj yaratabilir.
Her sözlü dürtü hemen ifade edilmek zorunda değildir. Çoğu zaman, o anın heyecanıyla acil hissedilen şey birkaç dakika içinde yoğunluğunu yitirir ve o anda verilecek olan yanıt artık o kadar gerekli ya da yerinde görünmez.
Bu fikri günlük hayatta nasıl uygulayabiliriz?
Konuşmadan önce sessizliği daha iyi kullanmaya yardımcı olan somut davranışlar vardır:
- Cevap vermeden önce bir ara verin: Özellikle duygusal yükü ağır olan konuşmalarda, cevap vermeden önce birkaç saniye beklemek, vereceğiniz cevabın niteliğini önemli ölçüde değiştirir.
- Çok heyecanlıysanız önce yazın: Öfke veya hayal kırıklığı gibi durumlarda, düşündüklerinizi yazmak, gerçekte neyi iletmek istediğinizi netleştirmenize ve duyguyu mesajdan ayırmanıza yardımcı olur.
- Niyetten önce etkisini düşünmek: Bir şeyi söylerkenki niyet önemlidir, ancak bunun alıcı üzerinde yarattığı etki de aynı derecede önemlidir. Konuşmadan önce her ikisini de göz önünde bulundurmak, genellikle daha özenli bir iletişim sağlar.
- Uygun anı seçin: Bazı konuşmalar, öfkeyle, gece vakti, aceleyle ya da taraflardan biri çok yorgun olduğunda yapılmamalıdır. İçerik aynı olabilir, ancak zamanlama sonucu büyük ölçüde değiştirir.
- İhtiyatlılık nedeniyle sessiz kalmakla korku nedeniyle sessiz kalmak arasında ayrım yapmak: İlki aktif bir tercihtir; ikincisi ise, er ya da geç ele alınması gereken bir şeyi kaçınmanın bir yoludur.
Sessizliğin artık sağlıklı olmaktan çıktığı durumlar
Düşünmeyi teşvik eden ve bir tepkiyi içeren sessizlik yararlıdır. Sistematik olarak bastırmak ya da tolere edilmemesi gereken şeyleri tolere etmek ise başka bir konudur.
Konuşmamanın gerçek bir bedeli olduğu durumlar vardır: ifade edilmeyen bir ihtiyaç, konulmayan bir sınır, hiçbir şey söylemeden göz ardı edilen bir saygısızlık durumu. Bu durumlarda sessizlik, harekete geçmemenin bir biçimidir.
Bu iki sessizlik türü arasındaki fark, yerine getirdikleri işlevdedir. Sessiz kalmak, daha iyi düşünmek ve daha sonra daha net bir şekilde konuşmak için alan açıyorsa, olumlu bir işlev görür. Öte yandan, sessiz kalmak çatışmayı önlemek için kalıcı bir stratejiye dönüşürse, mesafe yaratır ve rahatsızlığın birikmesine yol açar.
Freud’un sözü, suskunluğu ya da sistematik bir çekingenliği önermez. Neyin, ne zaman ve hangi amaçla söylendiğinin farkında olmayı önerir. Bu farkındalık sürekli bir çaba gerektirmez; cevap vermeden önce bir duraklama yapmak ya da söyleyeceğimiz şeyle neyi başarmak istediğimizi içsel olarak sorgulamak gibi küçük alışkanlıklarla geliştirilir.
Bilinçli konuşmak, daha az konuşmak anlamına gelmez. Söylenenlerin daha fazla ağırlık taşıması, daha kesin olması ve konuşmaya karar verildiğinde amaçlanan etkiyi yaratma olasılığının daha yüksek olması anlamına gelir.
Bu metin yalnızca bilgilendirme amaçlı sunulmuştur ve bir profesyonelle görüşmeyi yerine geçmez. Şüpheleriniz varsa, uzmanınıza danışın.







